Ahlak ve Din-2 – Prof. Dr. Yümni Sezen

Psikolojik altyapılar, ahlakta geçerlidir ama, ahlakta bunları aşan bir tavır olmalıdır. Ancak o zaman ahlak anlamını kazanır. “Allah korkusu”na vurgu yapan İslam bile bunu “Allah rızası” ile aşmıştır. Ancak Allah korkusunu da, Allah rızasını da dikkatli ve doğru değerlendirmelidir. Buradaki korku, bir canavardan, silah çeken birinden, karanlıktan korkmak şeklinde bir korku değildir. Kendisine ceza verebilecek babadan korkmak gibidir. Daha güzel benzetme ana ko kusu gibidir. Bir çocuğun, sonunda yine sığınacağı ana kucağından mahrum kalma korkusudur. Bu kabaca benzetmeler yanında şunlar da söylenebilir. Birini kırmaktan, incitmekten korkmak, sevdiği ve güvendiği birinin sevgisinin ve güvencinin kaybolacağından korkmak gibidir. Allah korkusunda ceza, hemen uygulanan bir motif değildir. O korkuda bu dünyayla sınırlı olmayıp sonsuzlukla birleşen bir korku hali oluşur. Bu, sonsuz geleceğe ait bir hâldir. Buna açılan kapı ölüm korkusu ve ölümdür. Öyleyse bu psikoloji, iman ile ilgilidir. Vicdan ve imanı ilgilendiren bir meseledir. Ne olursa olsun yine de korkudan söz etmekteyiz. Onun için “Allah rızası” bunu aşacaktır. Fakat insan, son derece girift bir varlık, sırlara büründürülmüş bir mahluk olduğu için, Allah rızasını da kendisi için kullanabilir, yani istismar edebilir. İstismarını bertaraf edersek, rızada hiçbir menfaat gözetilmez. Ümit bile hesabedilmez. Aksi halde ahlak ticarete döner. Yarın dünyada, daha büyük şeylere sahip olabilmek için feragate katlanıyorsak, bu, rızaya bağlanmak değil, gelecek ümidine esir olmak demektir. Menfaatini terk ederken, daha büyük menfaatler kazanmayı düşünüyorsak, ustamın* dediği gibi, tüccardan farkımız kalmaz. Ahlak, gelecek içinse, bu dünya hayatını aşmalı, sonsuz geleceğe ait olmalıdır. Ahlak ancak o zaman tamamlanır. Onun için Hz. Peygamber “ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” demiştir.
Peki gelecek ümidinde, ahiret ve cennet saklı değil midir? Korkuda cehennem olduğu gibi. Evet ama oralar, bizim irademizin dışındaki işlere ait bir alemdir. Hepsi Allah’ın vaidi, iradesi içine girer. Bizi niçin yarattı gibi bir sebebe dahildir bunlar. Belki ideal üstü olacak ama, Allah, hiç öbür tarafı yaratmasa bile, ahlaklı olmamızın ticaret dışı sebeplerini bize verecek, bizden isteyeceklerini bizim tabiatımıza (fıtratımıza) koyacak kudrete sahiptir.

Allah korkusu ve Allah rızası algıları ile vicdan muhakemesi ilişkisi, ahlak ve din birlikteliğini bize anlatmış olmaktadır. Allah inancı araya girmeden ahlak olmayacak mıydı? Olacaktı ve olmaktadır da. Ama bu, yukarıda belirttiğimiz gibi, topluma, kanun ve kurallara, düzene uyma mecburiyetinden doğan alt kademede, adına yine de ahlak denen bir bağlılık, yani bir uyum ve itaat olacaktır. Bunu insanın kendi iç düzenine, vicdana bağlayarak, ahlakı anlamlandırmak istedik. Her yer ve her zamandaki insanla birlik kurarak genel-geçer kılmaya çalıştık. Hukuktan, kanunlardan, örf ve adetlerden ayırdık, onların üzerine çıkardık. Ancak şu müphemlikten kurtulamıyoruz. Vicdan, son nokta, son makam, sorumluluğun tek kaynağı olabilir mi? Kimin vicdanı, hangisi diye bir izafiliğe düşme ihtimali yok mudur? Vicdanı kontrol eden akıldır desek, ki öyledir, o zaman ahlakla akıl arasında mutlak bir bağ kurmuş oluruz. Aklı kullanma, ahlak dışılık dahil her yöne doğru çevrilebildiğine göre, bir “üst akıl”a ihtiyaç doğmaz mı? Ahlakta ister istemez sorumluluk doğacağına, sorumluluk mutlaka bir makama karşı olacağına göre, bu zinciri nasıl sonlandıracağız? Vicdanın kendisini sorumluluğun dayandığı makam olarak alsak, yani başka bir makama ihtiyaç yok, kendi kendine karşı sorumludur desek, hangi vicdan diye yan çizmeye başlamıştık. Ayrıca, insanlık okyanusu dışarda mı kalacak? Birine göre vicdan, birine göre tabiat kanunları, birine göre toplum, birine göre insanlık, birine göre Allah, sorumluluk makamı olacak, gerçekte ahlak sahip arayıp bulacaktır. Ahlak insanla ilgili bir konudur ama kendi başına kaldığında işin içinden çıkamıyoruz. Vicdan, insanlık, toplum hepsi insanla ilgili ve insanla sınırlıdır. Kendinin kendisine karşı sorumluluğu bir gerçek ve fakat yetersiz bir gerçektir. Kendi kendine oluşa, felsefede totoloji deniyor. Totolojik durum, doğruluğu kendinden, kendi kendine doğru, aynı yere dönüş anlamını taşır. Ev evdir gibi. Sübjektifliğe açılır. Kendi başına bilgi vermez, başka bir şeye bağlanmadan, kendi kendine bağlanıştır. Halkımızın deyişiyle dön dolaş aynı yere varmaktır. Sübjektifliğe gidince, ahlaki eylemde sorumluluk, şartlardan, menfaatlerden, baskıdan, “desinler”den kurtulamaz, kurtulsa bile boşlukta kalır. Sorumluluk öyle bir makama bağlanmalıdır ki, sonunda totolojiden kurtaran, değişmez, geçiciliğin daha ötesi olmayan, Mutlak Varlık makamı olsun. Buna inanmama halinde, insancıllık, insanlık, insanın tepede bulunduğu insancılık anlamında hümanizm, dayanak ve sorumluluk makamı olmaktadır. Bütün bunlar Mutlak Varlık Allah inancı hariç insanla ve dünyayla sınırlıdır. Her biri veya toptan yok olunca, yokluğun kendisi sonsuz olunca, her şey eşit hale gelmekte, ahlakî olanla olmayan, doğru-güzel olanla olmayan, iyi olanla olmayan farksız, çünkü yok olunca, her şey geçici olmakta ve boşluğa düşmektedir. Din karşıtları, ateistler somutu sevdiklerine göre, esas kriz, soyutsomut meselesinde başlamaktadır. Toplum gerçek, objektif bir varlıktır, fakat insanlık muhayyel bir tasavvurdur. İnsanlıkta fâni olmak, yeterli ise diyecek yoktur.
Toplumsal ve siyasi rejimler din için de ahlak için de önem arz eder
Ahlak ile din ilişkisi bu kadar değildir. Daha birçok boyutu, geniş bir çerçevesi vardır. Klasik toplumsal ahlak anlayışlarında, ahlak toplumdan insana doğrudur. Önce toplum korunmalı ve kurtulmalı, sonra fert. Dinde önce insan kurtulmalı ki toplum kurtulsun. Toplum ahlakı toplumdan başlar, din ve dinî ahlak insandan başlar. Fert olmayınca toplum, toplum olmayınca fert olmaz, doğru ve ilmî bir değerlendirmedir, yani bu iş tavuk-yumurta gibidir, fakat başlangıç noktası önemlidir ve sonunda bir uyuma ulaşmalıdır. İnsandan ve insan özgürlüğünden başlayan din ile de uyuşmalıdır. Toplumdan başlayan ahlak anlayışı, din ile uyumlaşırsa ikisi de böylece insana ait olmuş olur.
Ahlakta da dinde de özgürlük esastır. Fert, sınıf, zümre, rejim baskısı, tahakkümü kalkmadan ahlakın da dinin de hayat bulması zordur. Ahlak yerine zorla uyulması istenen kurallar geçerli olur. Kurallara özgürlük içinde, vicdanî kanaatle uyulursa, ahlakî olur. Dinde de özgürlük esastır. İman etmek için özgür irade gerekir. Bu olmazsa buna, inanma değil, şu veya bu etkiyle inandırılma denir. “Dinde zorlama yoktur” İslamın ilkelerinden (ayet) biridir. Kültür diniyle veya dinin kültürleşmesiyle, din biribirine karıştırılmış olabilir. Dinde sırf şekilcilik, yobazlık dediğimiz daraltma, katılık, dinde gereken özgürlüğün yok olmasına sebep olur. Özgürlükte de birleşen ahlak ile din, biribirini kuşatmıştır. Böylece hem din, hem ahlak tamamlanmış olur.
Toplumsal ve siyasi rejimler, din için de ahlak için de önem arz eder. Siyasi rejimlerde, kişi rejime isteyerek veya istemeyerek uyum sağlamışsa, ahlaki hareket için, rejime bağımlılığı ve onun psikolojik baskısını aşmak zorundadır. Ahlakî hareket “rejime rağmen” olacaktır. Liberal-kapitalist bir rejimde, kişi bunu aşamamışsa, menfaate ve hesaplara uyum ve görev içindedir. Komünist düzende mecburiyete dayalı bir uyum ve görev bulunur. İki rejimde de, ahlakın kendi karakteri ender gerçekleşebilir. Bir toplumda “dünyevî yarın endişesi” ağır basıyorsa, orada ahlakî hareket, ancak kahramanlık özelliklerini taşır. Ahlakî hareketin, kendi karakteristik doğallığının örnekliğe dönüştüğü şekiller, ancak bu durumda kendini gösterir. Gizli veya açık baskılar, beklentilere mecbur bırakmalar, ahlakı da baskılamıştır. Ahlakın iç sebebi, dış sebebine mahkûm olmuştur.

Hilmi Ziya Ülken.
Yeniçağ Gzt., 26.07.2022